Haber: Ersen Berk Çelik – Defne Özdil Bradley / Fotoğraf: İbrahim Ayaz / Çeviri: Rashid Al-Bayati

Daha önce Irak’taki gelişmeler üzerine özel röportaj gerçekleştirdiğimiz eski Iraklı General Ahmed Al-Obaidi, bu kez gazeteci Ersen Berk Çelik’e İran’a yönelik artan gerilim üzerinden değerlendirmelerde bulundu. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla tırmanan süreci ele alan Al-Obaidi, bu gelişmelerin Ortadoğu’da uzun süredir adım adım ilerleyen daha geniş kapsamlı bir yeniden dizaynın parçası olduğunu belirtti.
Sürecin yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik boyutlarıyla değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Al-Obaidi, bölgedeki güç dengelerindeki değişimlere, olası senaryolara ve bu gerilimin bölge ülkeleri üzerindeki etkilerine dikkat çekti.
Güvenlik gerekçesiyle Türkiye’de yaşadığı konumun paylaşılmasını istemeyen Al-Obaidi, açıklamalarında özellikle İran’a yönelik son saldırıların yalnızca iki ülke arasındaki gerilimle sınırlı kalmayacağını; bölgedeki güç dengelerini köklü biçimde sarsarak yeni ittifak arayışlarını hızlandırabileceğini, mevcut fay hatlarını derinleştirebileceğini ve vekalet savaşları üzerinden daha geniş çaplı bir çatışma riskini beraberinde getirebileceğini vurguladı.
Saddam Hüseyin döneminde Irak’ta askeri okuldan teğmen rütbesiyle orduya katılan, kariyeri boyunca yükselerek tuğgeneralliğe kadar ulaşan ve Saddam Hüseyin’in koruma subayı olarak da görev yapan Ahmed Al-Obaidi, 2003 yılında ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Irak’ı işgaliyle birlikte yalnızca bir yönetimin devrilmediğini, aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengelerinin kalıcı şekilde değiştiğini anlattı.

Irak işgalinin ardından bölgede oluşan güç boşluğunun zamanla farklı aktörler tarafından doldurulduğunu dile getiren Al-Obaidi, bu sürecin bugün İran’a yönelik saldırılarla yeni bir aşamaya taşındığını belirterek, “2003’te Irak’ta başlatılan süreç, Suriye’de devam etti ve bugün İran üzerinden sürdürülüyor. Bu gelişmeler birbirinden bağımsız değil, aksine aynı stratejik planın farklı aşamalarıdır” görüşlerini paylaştı.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının yalnızca askeri hedeflerle sınırlı olmadığını öne süren Al-Obaidi, bu müdahalelerin aynı zamanda İran’ın bölgedeki siyasi ve askeri etkisini sınırlandırmaya yönelik daha geniş kapsamlı bir stratejinin parçası olduğunu savundu. Al-Obaidi, “İran’a yapılan saldırılar, doğrudan bir rejimi zayıflatmayı, bölgedeki güç dengesini yeniden kurmayı ve enerji hatları ile stratejik alanlar üzerindeki kontrolü artırmayı amaçlıyor” ifadelerini kullandı.

Ortadoğu’nun sahip olduğu enerji kaynakları ve jeopolitik konumu nedeniyle tarih boyunca küresel güçlerin rekabet alanı olduğunu vurgulayan Al-Obaidi, son gelişmelerin bu rekabetin daha açık ve sert bir şekilde sahaya yansıdığını gösterdiğine işaret ederek, şunları söyledi:
“Bugün yaşanan gelişmelerin yalnızca İran ile sınırlı bir mesele olmadığını düşünüyorum. Bana göre bu süreç, Orta Doğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendirebilecek daha geniş kapsamlı bir dönüşümün parçası. İran’a yönelik saldırılar ve buna karşılık verilen tepkiler, bölgede zaten var olan kırılgan güvenlik ortamını daha da hassas hale getiriyor. Bu nedenle yaşananları tek bir ülke üzerinden değerlendirmek yerine, bölgesel güvenlik mimarisinin bütünü açısından ele almak gerektiğine inanıyorum.
İran’a yönelik saldırıların ardından bölgede karşılıklı askeri ve siyasi hamlelerin arttığını görüyoruz. Bu tür gelişmeler, özellikle askeri kapasitesi yüksek ve çeşitli ittifak ilişkilerine sahip ülkelerin bulunduğu bir coğrafyada hızla zincirleme reaksiyonlara yol açabilir. Eğer gerilim kontrollü bir şekilde yönetilmezse, bu durumun yalnızca iki taraf arasında kalmayıp daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşme ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Bugün hedefte İran olabilir ancak yarın başka bir ülkenin benzer bir baskıyla karşılaşmayacağının hiçbir garantisi yok. Tarihsel olarak bakıldığında, dış müdahalelerin ve karşı hamlelerin çoğu zaman beklenenden daha geniş çaplı krizlere yol açtığı birçok örnek bulunuyor.
ABD’nin İran’a yönelik politikalarını değerlendirirken de konunun yalnızca nükleer program tartışmalarıyla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Elbette nükleer faaliyetler uluslararası güvenlik açısından önemli bir başlık ancak bunun yanında İran’ın balistik füze kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve çeşitli müttefik yapılarla kurduğu ilişkiler de stratejik hesaplamaların önemli parçaları arasında yer alıyor.

Bu nedenle uygulanan siyasi ve askeri baskının çok boyutlu bir stratejinin parçası olduğunu söylemek mümkün. Bana göre burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta, bu politikaların uzun vadede bölgedeki güç dengelerini nasıl etkileyeceğidir. İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması amacıyla atılan adımlar, yalnızca İran’ı değil aynı zamanda bölgedeki diğer aktörlerin güvenlik algılarını ve ittifak ilişkilerini de doğrudan etkileyebilir. Bu da yeni bloklaşmaların, yeni güvenlik iş birliklerinin ve aynı zamanda yeni gerilim alanlarının ortaya çıkmasına neden olabilir.
Sonuç olarak yaşanan gelişmeler kısa vadede belirli askeri veya siyasi hedeflere odaklanmış gibi görünse de uzun vadede Orta Doğu’daki stratejik dengeleri yeniden şekillendirebilecek bir sürecin parçası olabilir. Bu nedenle tarafların atacağı adımların yalnızca anlık sonuçlar üzerinden değil, bölgesel istikrar ve güvenlik açısından yaratabileceği daha geniş etkiler üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Irak’ın işgal sonrası yaşadığı sürece de değinen Al-Obaidi, “Demokrasi ve istikrar vaatleriyle başlatılan süreç, Irak’ta devlet yapısının zayıflamasına, mezhep çatışmalarının derinleşmesine ve terör örgütlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı” diye konuştu.
Irak’ta aradan geçen yıllara rağmen siyasi istikrarın sağlanamadığını, ekonomik üretimin büyük ölçüde durduğunu ve halkın ciddi geçim sıkıntılarıyla karşı karşıya kaldığını dile getiren Al-Obaidi, petrol zengini bir ülke olmasına rağmen halkın bu zenginlikten yeterince faydalanamadığını söyledi. Al-Obaidi, bu durumun toplumda derin bir adaletsizlik duygusu oluşturduğunu ve devlet-halk arasındaki güven bağını zayıflattığını ifade etti.
Eğitim ve sağlık sisteminin de işgal sonrası süreçte ciddi zarar gördüğünü belirten Al-Obaidi, toplumsal yapının mezhepçilik ve etnik ayrışmalar nedeniyle parçalandığını, bunun da ülkenin yeniden toparlanmasını zorlaştırdığını kaydetti.
Röportajın son bölümünde özellikle İran merkezli gelişmelere dikkat çeken Al-Obaidi, bölgedeki mevcut gidişatın kontrol altına alınamaması halinde Ortadoğu’nun uzun yıllar sürebilecek yeni bir belirsizlik ve çatışma dönemine sürüklenebileceği uyarısında bulundu.

Bölgedeki güç dengelerinin hızla değiştiğine işaret eden Al-Obaidi, bu sürecin yalnızca devletler arası ilişkileri değil, aynı zamanda toplumların sosyal, ekonomik ve insani yapısını da derinden etkileyeceğini aktardı.
Ortadoğu’daki gelişmeleri “planlı ve aşamalı bir dönüşüm süreci” olarak nitelendiren Al-Obaidi, “Irak’ta yaşananlar bir başlangıçtı. Bugün İran üzerinden devam eden bu süreç, bölgedeki diğer ülkeleri de etkileyebilecek daha geniş çaplı bir stratejinin parçası olarak görülmelidir” ifadelerini kullandı.
Artan gerilimlerin bölgedeki yeni krizleri tetikleyebileceğini vurgulayan Al-Obaidi, İran’a yönelik saldırıların yalnızca iki ülke arasındaki gerilimle sınırlı kalmayacağını ifade etti.

Uluslararası toplumun bu süreçte yalnızca arabulucu rolü üstlenmekle yetinmemesi gerektiğini belirten Al-Obaidi, tarafsız, dengeli ve somut adımlar atarak çatışmaların genişlemesini önleyecek stratejiler geliştirilmesinin zorunlu olduğunu kaydetti. Mevcut gerilimlerin bölgedeki farklı devletler arasında yeni ittifak arayışlarını tetikleyebileceğini, vekalet savaşlarını derinleştirebileceğini ve uzun vadede güvenlik mimarisini zayıflatabileceğini vurguladı.
Ayrıca krizlerin ekonomik ve sosyal etkilerinin halkların günlük yaşamına doğrudan yansıyacağını, gıda güvenliği, enerji arzı ve temel hizmetlerde aksamalara yol açabileceğini ifade eden Al-Obaidi, bu süreçte alınacak her kararın ve atılacak her adımın yalnızca ülkeleri değil, milyonlarca insanın geleceğini de şekillendireceğini belirtti. Açıklamalarını, “Bu sadece ülkelerin değil, halkların da geleceğini doğrudan etkileyecek bir süreçtir; alınacak her karar ve atılacak her adım, bölgenin önümüzdeki yıllardaki güvenliği ve istikrarı üzerinde belirleyici olacaktır” sözleriyle tamamladı.
* Röportajda kullanılan bazı görseller, güvenlik ve gizlilik gerekçesiyle yapay zeka ile desteklenmiş; konum bilgileri gizlenmiştir.

