Türkiye’de medyanın son yirmi yılda geçirdiği dönüşüm, yalnızca sektörün ekonomik yapısını değil, gazeteciliğin karakterini de kökten değiştirdi. Bugün medyanın içinde bulunduğu tabloya bakıldığında, geçmiş dönemlerin neden yeniden tartışıldığı daha iyi anlaşılıyor.
Bir zamanlar “merkez medya” olarak adlandırılan yapı; farklı sermaye gruplarının sahip olduğu gazeteler, televizyon kanalları ve radyolar arasında rekabetin bulunduğu, editoryal çizgilerin görece bağımsız kalabildiği bir alanı ifade ediyordu. Bu yapı kusursuz değildi; medya–sermaye ilişkisi her zaman tartışma konusuydu. Ancak yine de kamuoyunun farklı kaynaklardan bilgiye ulaşabildiği bir denge mevcuttu.
Bugün ise medya sahipliğinin giderek dar bir çevrede toplanmasıyla birlikte bu denge büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda.
Özellikle büyük medya gruplarının el değiştirmesiyle birlikte, yıllar içinde oluşmuş marka değeri taşıyan gazeteler ve televizyon kanalları yeni sahiplik yapıları altında tek bir yayın çizgisine doğru evrildi. Rekabetin yerini benzer manşetler, benzer tartışma programları ve benzer yorumlar aldı. Farklılıkların yerini tekrar eden bir dil aldı.
Bu süreçte “merkez medya” olarak bilinen sermaye yapısı da dönüşerek farklı bir karakter kazandı. Bir dönem ekonomik güçle siyasal güç arasında mesafe kurmaya çalışan medya sahipliği modeli, yerini siyasal iktidarla uyumlu hareket etmeyi öncelik haline getiren bir yayıncılık anlayışına bıraktı. Böylece medya, denetleyen ve sorgulayan bir aktör olmaktan uzaklaşıp, çoğu zaman iktidarın söylemini yeniden üreten bir yapıya dönüştü.
Tekelleşmenin en belirgin sonucu ise editoryal çeşitliliğin azalması oldu. Aynı ekonomik merkezlerin kontrolünde bulunan gazeteler, televizyonlar ve dijital platformlar benzer gündemleri öne çıkarırken, eleştirel habercilik giderek sınırlı alanlara sıkıştı. Medyada mülkiyet yoğunlaştıkça, haberin dili de tek tipleşmeye başladı.
Bugün ana akım televizyon kanallarındaki tartışma programlarının büyük ölçüde aynı yorumcularla yapılması, farklı siyasi görüşlerin aynı ekranlarda buluşamaması ve bazı konuların haber gündemine hiç girememesi bu dönüşümün somut göstergeleri arasında sayılabilir. Benzer biçimde, ekonomik ve siyasi açıdan hassas başlıkların çoğu zaman sınırlı biçimde ele alınması, gazetecilik refleksinin yerini kurumsal temkinin aldığını gösteriyor.
Bu tabloyu gören birçok gazeteci, geçmiş dönemleri ister istemez yeniden hatırlıyor. İşte bu noktada şu cümle bir nostalji ifadesi olmaktan çok, medya düzenine dair bir tespit haline geliyor:
“Aydın Doğan’ı şimdi nasıl aramazsın?”
Doğan Yayın Holding döneminde medya gücü elbette yoğundu ve bu durum eleştiriliyordu. Ancak aynı medya grubunda farklı ideolojik çizgilerden köşe yazarlarının bulunabilmesi, televizyon ekranlarında sert siyasi tartışmaların yapılabilmesi ve gazetelerin iktidarı açık biçimde eleştirebilmesi, bugünden bakıldığında önemli bir fark olarak görülüyor.
Gazeteciler açısından en kritik değişim ise mesleki reflekslerde yaşandı. Bir dönem haber merkezlerinde temel ölçüt doğruluk ve kamu yararıydı. Bugün ise birçok gazeteci için görünmez sınırlar daha belirleyici hale gelmiş durumda. Bu durum, doğrudan sansürden çok oto-sansürün kurumsallaşması olarak kendini gösteriyor.
Medyanın ekonomik bağımsızlığını kaybetmesi, editoryal bağımsızlığı da zayıflattı. Büyük sermaye yapılarının kamu ihaleleri, finansal ilişkiler ve farklı sektörlerdeki yatırımlarıyla siyasal iktidarla daha yakın bir ilişki kurması, medya kuruluşlarının eleştirel pozisyon almasını zorlaştırdı. Böylece medya, kamuyu denetleyen bir güç olmaktan çok, mevcut düzenin bir parçası haline gelmeye başladı.
Oysa gazeteciliğin varlık nedeni tam tersidir. Medya, iktidara yakın durarak değil; gerektiğinde mesafe koyarak güç kazanır. Güvenilirlik, siyasal sadakatten değil, ilkesel tutarlılıktan doğar.
Otuz yıllık gazetecilik deneyimi şunu açıkça gösteriyor:
Medya gücünü taraf olmaktan değil, ilke sahibi olmaktan alır.
Bugün Türkiye’de medyanın karşı karşıya olduğu temel mesele teknoloji, tiraj ya da reyting sorunu değildir. Asıl mesele, çoğulculuğun ve editoryal bağımsızlığın yeniden kurulup kurulamayacağıdır.
Çünkü güçlü bir demokrasi için güçlü bir medya gerekir.
Güçlü medya ise tek sesle değil, farklı seslerin birlikte var olabildiği bir ortamla mümkündür.
Ve bugünün medya manzarasına bakıldığında, şu soru hala geçerliliğini koruyor:
Aydın Doğan’ı şimdi nasıl aramazsın?

