Bir zamanlar televizyon sadece bir eğlence aracı değildi. Evlerin başköşesinde duran, aile bireylerini aynı çatı altında ve aynı duyguda buluşturan bir ortak alandı. Kumandalar tek tuşluydu ama izlediklerimiz çok katmanlıydı. O yılların adı bugün hafızalarımızda tek bir cümleyle yer ediyor: TV1’li yıllar.
Akşam saatleri yaklaştığında sokaklar yavaş yavaş boşalır, evlerde tatlı bir telaş başlardı. Yemekler aceleyle değil, birlikte yenirdi. Çay demlenir, sofradan kalkılırken “dizi başlıyor” uyarısı yapılırdı. Televizyon karşısına geçildiğinde yalnızca ekran açılmazdı; aile açılırdı, sohbet açılırdı, paylaşma açılırdı.
Bizimkiler vardı mesela… Apartman hayatını anlatıyordu ama aslında Türkiye’yi anlatıyordu. Her karakterin bir kusuru vardı, kimse mükemmel değildi. Ama herkes gerçekti. Perihan Abla, mahalle kavramının ne demek olduğunu, dayanışmanın nasıl bir şey olduğunu öğretirdi. Mahallenin Muhtarları, yerel yönetimin, komşuluğun, birlikte çözüm üretmenin küçük bir modeli gibiydi. Süper Baba ise babalığın sadece otorite değil; şefkat, sorumluluk ve fedakarlık olduğunu gösterirdi.
Bu diziler bağırmazdı, parlamazdı, ajite etmezdi. Ders vermeye çalışmaz ama ders bırakırdı. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi, komşuya selam, esnafa güven… Bunlar senaryo gereği değil, hayatın doğal akışı içinde anlatılırdı.
Bir de bugün neredeyse hiç hatırlamak istemediğimiz ama o günlerin en kıymetli unsurlarından biri olan kamu spotları vardı. Şimdilerde reklam aralarından şikayet ederken, o dönemlerde kamu spotları sabırla izlenirdi. Çünkü kısa sürede çok şey söylerdi.
Bugün normalleştirilen, hatta özendirilen pek çok davranış, o günlerin kamu spotlarında sakıncalı olarak anlatılırdı. Trafik kurallarına uymamak, çevreyi kirletmek, sigara içmek, vergi kaçırmak… Devletin sesi, parmak sallamadan ama net bir dille ekrandan eve girerdi.
80’li yılların sonunda TV1 ekranlarında yayınlanan, Ali Atik ve Ayşegül Atik’in rol aldığı “Önce Alışveriş Sonra Fiş” skeci ise hala hafızalarımızın en temiz köşesinde duruyor. Sadece KDV’yi anlatmıyordu; vatandaş olmayı, hak aramayı, sorumluluk almayı anlatıyordu. Bugün üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen hala hatırlanıyorsa, bu bir tesadüf değildir.
Çünkü o yıllarda mesaj, samimiyetle veriliyordu. Mizah vardı ama küçümseme yoktu. Uyarı vardı ama korkutma yoktu. Öğretme vardı ama dayatma yoktu.
Elbette zaman değişti. Teknoloji gelişti, televizyonlar renklendi, kanallar çoğaldı. Bugün bir tuşla binlerce içeriğe ulaşabiliyoruz. Ancak içerik arttıkça ortak hafıza azaldı. Herkes başka bir şey izliyor, başka bir dünyada yaşıyor. Aynı evde olup aynı ekranı paylaşamayan aileler çoğaldı.
Bugünün dizileri daha hızlı, daha parlak, daha cesur olabilir. Ama çoğu zaman daha yüzeysel. Karakterler bağırıyor ama dinlemiyor. Hikayeler çok ama anlam az. Reyting var ama hatırlanırlık yok.
TV1 döneminde 7’den 70’e herkes aynı diziden bir cümle alırdı. Bugün ise yaşlar, zevkler ve dünyalar tamamen ayrışmış durumda. O yüzden çocuklarımızla aynı sahneye gülemiyor, aynı karaktere üzülmüyoruz.
Bu yazı bir “eski güzeldi” romantizmi değil. Bu yazı bir kıyas ve bir hatırlatma. Toplumu ayakta tutan şey sadece teknoloji, hız ya da yüksek bütçeler değildir. Anlatılan hikayelerin taşıdığı değer, niyet ve sorumluluk en az bunlar kadar önemlidir.
Belki artık TV1 yok. Ama o dönemin dili, üslubu ve vicdanı yeniden üretilebilir. Yeter ki anlatacak sözü olanlar, reytingten önce insanı, izlenmeden önce toplumu düşünsün.
Çünkü bazen bir dizi, bazen bir kamu spotu, bazen de birkaç dakikalık bir skeç; bir neslin pusulası olabilir.
Ve bazı pusulalar, yıllar geçse de şaşmaz.

